#AYUFF2026


AYVALIK FİLM FESTİVALİ

5. Festival Ayvalık Amfi Tiyatro’da başladı her sene olduğu gibi ve çok çok güzel bir açılış töreniydi, zevkle dinledim.

Ayvalık Film Festivali’nin diğer festivallerden en önemli farkı finalinde gerçekleşen bir yarışması olmaması. Festivalin başında alanının değerli isimlerinden oluşan bir jüri tarafından, bu sene; Alin Taşçıyan, Berkay Ateş, Cem Kaya, Elif Ergezen ve Pelin Esmer, Kuru Kahveci Mehmet Efendi sponsorluğunda bir ödül takdim ediliyor Kahve içen Yorulmaz Geleceğin Sinemacıları adı altında. 200.000 TL değerindeki ödülbu sene Melik Kuru’nun çok sevdiğim İsimsiz Eserler Mezarlığı’na verildi. Bu teşvikler mühim ve keşke çoğalsa. Festivalin sonunda bir ödül gerginliği olmaması ise sinema alanında üretim yapan, film izlemek ve film konuşmak için bir arada olan ve aralarında olduğum için kendimi çok özel hissettiren bu küçük kalabılığın neşesini daim kılıyor. Kendi adıma film izlemek ve dost sohbetleri arasında içime sinen bir denge kurduğum bu bir haftadan çok hafif bir yürekle ayrılıyorum. Bunu mümkün kılan iki kişiye de özellikle teşekkür etmek istiyorum: Festivalin direktörü Azize Tan ve organizasyonun her şeyi Merve Genç. Öyle güzel bir ekipler ve öyle güzel başka insanları yanlarında toplamaya devam ediyorlar ki, her görüştüğümüzde teşekkür edip kucaklamaktan başka bir şey yapasım gelmiyor kendilerini. 

Festival Almodovar’ın Buruk Noel’iyle Ayvalık Amfi Tiyatro’da açıldı her sene olduğu gibi. Sandra Hüller şov Rose ve Fatherland’le vuku buldu, yıllardır yapıtlarıyla Amerikan banliyösü ve gençliğinin portresini çizen Gregg Araki’nin başrollerinde Olivia Wilde ve Cooper Hoffman’ın (evet Philip Seymour Hoffman’ın oğlu) bulundukları I Want Your Sex, sinemamızın uzun zamandır ürettiği en iyi örneklerinden Karanlıkta Islık Çalanlar, En Güzel Cenaze Şarkıları, Sarı Zarflar ve İsimsiz Eserler Mezarlığı’na ek izlemek için sabırsızlandığım yerli filmler Orta Sınıf Nereye Gidiyor başlığı altında toplandı. Bu yıl çok sevdiğim Kısalar üç bölüm halinde gösteriliyor, aynı zamanda animasyon filmlerine de ayrı bir kategori oluşturulmuş durumda ve Demir Çocuk’tan Muhteşem Bir Hayat'a yılın en iddialı başlıklarından 1988 yılı klasiği Akira’ya şahane bir seçki var festivalde...

FESTİVAL GÜNCESİ
15 EYLÜL


Festivali Radu Jude’un Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi ile açtım, Filmekimi ve Adana Altın Koza’da da gösterilecek film… Özellikle anne kızın telefondan görüntülü olarak konuştukları sahnelerin filme çok şey kattığını düşündüm, buna karşın tiyatroda geçen bölümlerden de bir o kadar sıkıldım. Sınıf çatışmasını ironiğe varan bir gözüne gözünelikle anlatıyordu bu film.


Aynı gün ikinci film heyecanla beklediğim bir animasyon olan Muhteşem Bir Hayat’tı, fakat bahsi geçen hayat -Fransız tiyatro ve sinemasının efsane isimlerinden yazar/yönetmen Marcel Pagnolu anlatıyor film-ne kadar muhteşem olsa da bunu izleyiciye geçirmekle ilgili bir sıkıntısı, donukluğu vardı. Öyle yavaştı ki ritmi…


16 EYLÜL

İkinci güne iki Kosova filmiyle başladım, biri 90’ların sonunda savaşın eşiğindeki Priştina’da diğeri ise günümüzde geçiyordu. İkisini arka arkaya izlemek şahane bir bütünlük yarattı. Her iki film de kalbime dokundu. İlk film Dua, bana biraz Lukas Dhont’un Coward’ını anımsattı, savaş yanıbaşındayken hayatı yaşamaya çalışan gençleri anlatmasından ötürü. 


İkinci film Shame and Money, Ailem İçin kırsalda başlıyor ordan şehre uzanıyordu, başroldeki Astrit Kabashi için tüm prestijli ödül törenlerinde ayrı bir kategori açılmasını öneriyorum, mahvoldum her bir bakışında. Karısı rolündeki Flonja Kodheli de keza, Şaban ile Hatice’nin aralarındaki iletişim. Üçkağıtçı kardeşi en önemli geçim kaynakları olan ineklerini kaçırdıktan sonra üç kızları ve anneleriyle birlikte büyük şehre çalışmaya gitmek zorunda kalan bir ailenin hikayesi. Geçim derdi izlemek çok stresli, gerçeklerin bu kadar sert olarak yüzünüze vurulması da öyle, ama arada lazım…
 
17 EYLÜL


Üçüncü Gün John Turturro’nun başrolünde oynadığı Son Yankesici’yle başladı, özellikle de Steve Buscemi ile ikisini birlikte gördüğümde kendimi çok güvende hissettiğimi düşündüm. O iki eski dostu izlemek bana bir huzur verdi. Film de tatlı, ama 'işte sinema' türü bir deneyim olmaktan uzak…

Perşembe günümün bir kısmını Ayvalık sokaklarını gezmeye, o meşhur Ayvalık Pazarı trafiğine ayırdım. Kendime, asla kararmayacağına dair söz verilmiş bir zincir kolye bir de etek aldım. Eteğim eskiden bir şalvarmış. Her bir bacağından bir etek hatta askıları da var, elbise yapmış Fisun hanım. Diğer bacak bir başkasının olmuş bile, belki bir gün kendisiyle karşılaşmayı bekliyorum şimdi. Bedenlerimiz yan yana geldiği an başka gezegenlere ya da zamanlara bir kapı açabileceğimizi düşünüyorum çünkü.


Perşembe’yi birlikte izlediğim arkadaşlarımı (biri hariç 😂) en çok konuşturan (iyi anlamda) filmlerinden biri, Kızgın Kayalar, Les Roches Rouges ile bitirdik. Başroldeki çocuk oyunculardan ve yönetmen Bruno Dumont’un onları oynatış biçiminden ne kadar etkilendiğimi size an-la-ta-mam! Fransız rivierasında atv’leri ve mini boy arabaları içinde cirit atan bir grup velet, iki çete, aşk, ihtiras, aksiyon, drama! Lütfen hakkında çok da bir şey okumadan gidin izleyin, mesela Filmekimi’nde…

18 EYLÜL

Bir önceki geceyi zirvede bitirmiş olmanın huzuruyla uyandıktan sonra bir başka mükemmel film Tavuk’u izledim. Bu ne şanstır! György Pálfi’nin filminin başrolünde bir tavuk var, öğrendiğime göre sekiz farklı tavuk aynı rolü canlandırmışlar, biri aksiyon sahnelerine bir diğeri yakın planlara ve tilki kovalamaca sahnesinden horozla aşk yaşadıklarına hiçbirinde ufak tefek rötuşlar harici CGI kullanılmamış! İzlediğiniz zaman ne dediğimi çok daha iyi anlayacak ve siz de en az benim kadar şaşıracaksınız! Mü-kem-mel.


Tabii bu mutluluğum uzun sürmedi, çünkü ardından Morte Cucina, Son Yemek’i izledim. Merak ettiğim bu Pen-ek Ratanaruang’un filmi intikamını leziz yemeklerin içine saklayan Sao’nun hikayesini anlatıyor. Sao’nun gençliğini canlandıran oyuncu neden ondan 20 santim kısa ve farklı bir ırktan asla anlamadım, neden böyle kopuk bir kurguya sahip olduğunu da, festivaldeki tek büyük hayal kırıklığım oldu diyebilirim.

19 EYLÜL

Cumartesi günü yine çok güzel başladı! Demir Çocuk, Le Corset benim için son günlerin belki de en iyisiydi, omurgasında bir problem olduğu anlaşılan ve bedeni sola doğru yatan Christophe’un önce demir korsesine adapte olma, sonra da büyüme ve kendini bulma, kabul etme sancıları. Duygularını dile getirmeyi zayıflık göstergesi sanan bir jenerasyona ait olan babası, yumuşak kalbine rağmen üç çocuğu ve ev işlerinin peşinde oğlunun neler yaşadığını görmeye vakti kalmayan annesi, babasının gölgesindeki ağabeyi derken ona dikkatle ve kibarlıkla bakan bir iki yüzle tanışmasıyla değişen hayatı… Çizgileri, ses tasarımı, müziği, yumuşacık anlatımıyla büyük dersler çıkardığınız filmlerden.



Sandra Wollner imzalı Her Defa, Everytime da tadı damağımda kalanlardan. Cannes Un Certain Regard ve Heart of Sarajevo büyük ödüllerini alan, Almanya’nın Oscar adayı olarak belirlenen film bittikten sonra üzerine saatlere konuşturanlardan. ‘Finalde ne oldu peki?’den ziyade (o da tabii) kayıp ve yası yaşama biçimleri üzerine, gün batımının en canlı turuncusuna, en sarsıcı anını şiirsel aktarımına henüz kapatamadığım bir sayfa oldu bu film bende… Filmekimi’nde yakalayabilirsiniz.