YARATILAN

yaratılan

yaratılan’ın ilk üç bölümünü netflix’in özel bir daveti vesilesiyle (osmanlıca konuşmaya başlayacağım bir müddet, izlediklerimden hızla etkilendiğim bilinir) zorlu’nun sinema salonunda izledim bundan birkaç hafta önce. 

dağın eteklerinde hazine avcılarının kurduğu kamp, ziya'nın büyüdüğü ev ve babasının muayenehanesi en sevdğim mekanlar oldu

yaratılan’ın ardında çok uzun bir zamana yayılan büyük bir rüya, ama daha da önemlisi bir planlama var. ve bu durum dizinin daha ilk sahnesinden (hatta bilhassa da uludağın eteklerinde geçen o ilk sahnelerden) derhal kendini gösteriyor. 

şifanur gül & taner ölmez - asiye & ziya

mary shelley’nin frankestein romanına hayran olan ırmak bunu perdeye taşımaya da kararlı. 15 sene sürüyor bu hayalin ekrana yansıması. mini dizi olarak yansıtmasının da nihayetinde en doğru karar olduğunu düşünüyorum. bugünlerde sinemada izlediğimiz, pek çok şeyi aynı anda anlatmaya çalışan filmlerin pek çoğu mini dizi/limited series formatında çok daha başarılı olabilirlerdi kanımca. hem de istedikleri tüm detaylara istedikleri derinlikte girmeyi başarıp 'yaratıcı'larını tatmin ederek. bugüne dek 100'den fazla uyarlaması çekilen kitabın, yönetmenin en sevdiği ya da en çok bahsini geçirdiği uyarlama ise 1994 tarihli kenneth branagh imzalı, canavarı robert de niro'nun canlandırdığı frankestein filmi. 

taner ölmez & erkan kolaç köstendil - ziya & ihsan

shelley’nin frankestein’ı 1818 yılında yayınlanıyor, yaratılan'sa osmanlı’nın son döneminde geçiyor. taner ölmez’in canlandırdığı ziya çocukluğundan itibaren babası gibi doktor olmak isteyen bir genç. babasının (engin benli) eski usüllerini zaman zaman eleştirdiğini gördüğümüz ziya’nın hayalleri büyük; kitab-ı kıyam isimli yasaklı bir kitabın peşinde mesela. frankestein’ın hikayesine ucundan bile vakıfsanız amacının ölüme karşı gelmek olduğunu bilirsiniz. ziya ailesinin evlatlık aldığı asiye’yle (şifanur gül) büyür, aralarındaki sevginin kardeşlikten öte olduğu pek sorgulanmaz, seviyor mu sevmiyor mu sorunsalıyla vakit kaybedilmemesine bir artı puan daha benden. ziya istanbul’a tıp okumaya gider ve yolunun fakültenin eski hocalarından ihsan’la (erkan kolçak kstendil) kesişmesiyle tam şans yüzüne güldü! diye düşünürken işler bir anda sarpa sarar. ihsan ziya’nın hayatı boyunca aradığı mentördür adeta, bir diğer aradığı şey olan kitabı ise o çoktan bulmuştur, hatta kitapta anlatılanları hayata geçirmek üzeredir ama ziya’nın gözü yüksektedir, deneyi bir insan üzerinde tamamlamak için sonunda ihsan’ı ikna etmeyi başarır.

erkan kolçak köstendil, ihsan

dönem işleriyle ilgili en sıkıntılı şeylerden biri olan prodüksiyon tasarımı belki de asıl yerleşim olarak bursa ve çevresinin seçilmesinden çok iyi kotarılmış. istanbul’da geçen kısımla ilgili eleştiri getirmek elbette mümkün ama bence onlar da doğru planlar ve doğru mekanlar seçilerek halledilebileceği kadar halledilmiş. cehennem tasviri ve bir iki defa ihsan’ı takip ettiğini gördüğümüz zebaniler ise biraz zayıf kalmış. ejderha x my little pony olarak tarif edebileceğim bu yaratıkların ekran süreleri neyse ki çok uzun değil ve yaratılan’ı onlarla hatırlamayacağız. 

ihsan’ın insanlığından çıktıktan sonra yolunun kesiştiği karnaval da karakterin dışlanmışlığını anlatmak, asıl canavarın kim olduğunu vurgulamak için doğru bir seçim sayılabilir. 

burcu söyler, esma

benim için en kuvvetli bölüm ihsan’ın kör kadın seher ve hamile kız esma'yla tanıştığı, dizinin yedinci bölümü. şennur nogaylar görmeyen bakışlarıyla çok iyi bir oyunculuk sergiliyor. esma rolündeki burcu söyler de yeniden izlemek istediğim bir yüz oldu. fırtınadan önceki sessizliği yaşadığımız bir bölüm olmuş 'my name was ihsan'. başlığı ve bu repliği de çok sevdim; seher ihsan'a ismini sorduğunda bir süre duraklıyor köstendil ve ihsan'dı adım diyor. 

ihsan ve ziya'nın yollarının nasıl ayrıldığını, aralarının neden bozulduğunu, ziya'nın dağda karşılaştığı hazine arayıcılarına anlattığı hikayeyi dinlerken öğreniyoruz, bu anlatımda en çok ve en önemli yolu katettiğimiz bölüm de bu oluyor. bir tarafta yeniden insan tarafıyla tanışan ihsan'ı, diğer tarafta korku ve suçluluğuyla cebelleşen ve bir yalanın ardına sığınan ziya'yı izliyoruz bu paralel kurguda.

ihsan

ihsan'ın bir canavara dönüşmesi makyajla sağlanmış. ben çocukken izlediğim pek çok filmde cüzzam, kolera, veba ve verem gibi hastalıklarla boğuşurdu karakterler, o zamanlar bir gün hepimizin başına gelebileceğini düşünür korkardım bunlardan. özellikle de cüzzam korkulu rüyamdı. ihsan'ın yarısı yanan yüzünü cüzzamlı hastalara benzetmek istemiş ırmak. gri ten rengiyle de ölümü çağrıştırmış. fakat o kadar da korkutucu olmadığını düşündüm o her insan içine çıkıp da herkesin ödünü patlattığında, nesinden bu kadar ürktüklerini pek anlamadım ama oyunbozanlık etmeyeceğim bu konuda da.

bülent şakrak, ömer

şennur hanımdan bahsetmişken diğer oyunculuklara da değinmek isterim. erkan koçak köstendil’in ihsan’ı, şifanur gül’ün asiye’si ve bülent şakrak’ın canlandırdığı ömer dizinin favori karakterleri oldu benim için. şifanur gül’ü cam tavanlar’da izlediğimden beri takipteyim, sesi, kaşı gözü, daha ilk andan insanı içine alan bir enerjisi var genç oyuncunun. burada da mantığını hiç yitirmeyen, doğru soruları soran ve sormaktan çekinmeyen güçlü bir kadına hayat vermiş. kostümleriyle, dönemiyle öyle güzel bütünleşmiş ki, bir kez daha çok beğendim.

taner ölmez, ömer

taner ölmez'i ekranda pek izlemedim. mucize doktor'da herkesin çok sevdiği oyuncular listesine adını altın harflerle yazdırdığını biliyorum. fakat buradaki ifadelerini çok abartılı buldum. tutkulu bir karakter portresi çizmeye çalıştığını anlayabiliyorum ama bunu keşke daha nüanslı bir şekilde yapsaymış. 

yaratılan; hızla tüketilebilecek, gereksiz detaylarla izleyiciyi oyalamadan hikayesini anlatan, estetik dili gelişmiş, akıcı, güzel bir dizi olmuş. bir şans verebilirsiniz. sekiz bölümlük dizi netflix'te.